düşünce

Akla gelenler…

Gündem

Daha bir heyecanla takip edip konuştuğumuz konu/konular gündemimizdir. Bir bakıma kendimizi bıraktığımızda içinde oluverdiğimiz, takip etmek için özel bir çaba göstermediğimiz konulardır. Bu bazen kişiseldir, bazen ailevî, bazen meslekî, bazen millî/siyasî, bazen dinî… Lâkin hepsinin psikolojik bir altyapısı var. Kendimize biraz dışarıdan bakabilmeyi başarabilirsek kendi psikolojik analizimizi kısmen de olsa yapabiliriz.

Bu bazen oldukça kolaydır. Örneğin bir ağrınız var ve muayene olmaya, tedavi olmaya çalışıyorsunuz. Burada pek de analizlik bir durum yok. Sonuçta hayvanlar dahi ağrı ve acıdan kurtulmak için bir çaba gösterirler. Ya da açsınız ve yemek arıyorsunuz, ya da üşüyorsunuz ve ısınmaya çalışıyorsunuz vb. Bunlar “hayvanî” ihtiyaçlardır ve analizleri gereksizdir.

Yazının devamını oku »

Reklamlar

Ölüme İnanmak

“İnanmak” kavramını kesin olarak bildiğimiz şeyler için genellikle kullanmayız. Örneğin kimlik kartınızda yazılı bilgilere inandığınızı söylemeniz biraz tuhaf kaçar. Daha çok, “daha az açık” olan konulardır inanç konuları. Peki gelecekte meydana gelecek olayları ne kadar kesinlikle ve nereden biliyoruz? Aslında bilmiyoruz. Bunları bize yalnızca geçmişte yaşadıklarımız ya da öğrendiklerimiz “bildiriyor”. Peki bunlar, geçmişte yaşadıklarımız kadar “açık” olmadığına göre bunlar için “inanmak” kavramını kullanabilir miyiz? Bence kullanabiliriz.

O halde “öleceğimi biliyorum” demek yerine “öleceğime inanıyorum” demek daha uygun gibi duruyor. Ancak buna ne kadar güçlü bir şekilde inandığımız tartışma konusu yapılabilir. Davranışlarımızı şöyle bir gözden geçirdiğimizde bunlar dünyanın “üç günlük” olduğuna inanan bir insanın davranışlarına mı, yoksa “hiç ölmeyeceğini sanan” bir insanın davranışlarına mı benziyor? Ya da bu ikisi arasında nerede bir yerlerdeyiz?

Öleceğimize inandığımızı değil, bunu bildiğimizi sanırız. Oysa bilmek şöyle dursun, çoğu zaman buna âdeta inanmıyoruz bile. Bunu görmek için hayatımıza şöyle bir göz gezdirmek yeterli. Bir yakınımız öldüğünde buna bir parça inanır gibi oluyoruz ama ne yazık ki bu da uzun sürmüyor. Ve bunun “insan tabiatı”nın bir gereği olduğunu öne sürmekle de aslında gafletimize ilmî bir kılıf uydurmuş oluyoruz. Oysa bunu yapmak hiç de gerekli değil. “Bu tabiatımın gereği filan değil, nefsimin beni aldatmasıdır” demek çok daha selametli bir yol. Bu şekilde bu aldanmayı olabildiğince azaltabilir ve “yakın bir zamanda” öleceğimize inanmaya başlayabiliriz.

Dinsiz Ahlâk ve Ahlâksız Din

handsmorality

Ezbere değil de muhakeme ederek yaşayan ve dindarlık ile ahlâklılık arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünen herkesin aklına zaman zaman gelen bir sorudur: Dindar olmadığı halde son derece ahlâklı ne çok insan var. Dindar olduğu halde son derece ahlâksız olan ne çok insan var. Bu nasıl oluyor da oluyor?

(Burada ahlâk ile kast edilen, insanın diğer insanlara karşı olan iyi/doğru davranış kalıplarıdır.)

Google’da “Morality and religion” ile arama yapıldığında, yalnızca görsellerdeki sözlere bakmak bile bu konuda ne çok insanın kafa yormuş olduğu hakkında bir fikir veriyor. Çok farklı görüşler var.

Yazının devamını oku »

Okunmalıdır: Ferisîlik ve Ferisî Dindarlığı, Mustafa Öztürk

pharisees

Ferisîlik, ikinci mabed döneminde (M.Ö. 515-M.S. 70) Yahudi toplumunun daha ziyade orta sınıfınca benimsenen ve Hz. İsa zamanında Yahudi ortodoksisini temsil eden bir mezheptir. Ortodoksi dinî gelenekte hâkim anlayışı ve/veya merkezî yorumu ifade eden bir terimdir. Ferisîlik dinî alanda kabadayılıkla nam salan bir mezhep olarak bilinir. Ferisîlerin ayırt edici özelliklerinden biri, “kaba softa ham yobaz” tipolojisi sergilemektir. Haşmoniler döneminden itibaren siyasal otorite üzerinde de her zaman etkili olan Ferîsîlîk genellikle din ulemasından oluşan bir grup tarafından temsil edilir. Ferisîlikte yazılı Tora’nın yanında şifahî Tora da (Mişna ve Talmudlar) vahiy mahsulü sayılır. Bu gelenekçi anlayış ve inanışa göre şifahî Tora Hz. Musa’dan itibaren diğer peygamberler vasıtasıyla Sanhedrin (Büyük Meclis) üyelerine ulaşmıştır.

Yazının devamını oku »

Namussuz

Çevremizin gözünde kötü algılanmayı sevmeyiz. En nefret ettiğimiz şeylerden biridir bu. Bunların içinde hele namusla ilgili ithamlar, kişiyi ölüme götürecek derecede psikolojik bir tahribat yapabilir. İşte bunun farkına varmış olan namussuzlar, meşru yollardan alt edemedikleri muhalif insanları ellerine bir fırsat geçtiğinde bu alçak silah ile vurmaktan asla geri durmazlar. Kendilerine yakışan budur. Ve ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumun önemli bir kesimi, bu gerçek namussuzluğu meşru görüyor. Çok daha tiksindirici oldukları halde bu insanlardan örneğin bir fahişeden duyduğu tiksintiyi duymuyor, aksine yeri geldiğinde bunlara sempati bile duyabiliyor. Bunu; “maksada giden her yol meşrudur” ilkesinin neredeyse tüm toplum tarafından gizliden gizliye benimsenmiş olmasına, bizim o insanlık ahlakı dediğimiz şeyin neredeyse yok olmuş olmasına bağlayabiliriz. Bu maksadın ne olduğunun önemi yoktur. Kimi zaman şahsî, kimi zaman siyasî/millî ve hatta kimi zaman dinî ve ahlakîdir. Özellikle şu son maksad ilk bakışta kafa karıştırıcı görünebilir. Ahlak ve din için namussuzluk mu? Nasıl yani?

Yazının devamını oku »

Cahilin Cesareti

Cahilin Cesareti

Sleeper Cell adlı dizinin bir bölümündeki bir sahne aklımda kalmış. Polisler hücreyi basıp örgütün elebaşlarını yakalıyorlar. Ancak bir tanesinin o sırada polise sarf ettiği söz ilginç: “Siz bizi mağlup edemezsiniz. Çünkü siz bir şey yaparken “Acaba doğru mu yapıyorum?” diye düşünürsünüz. Biz böyle şeyler düşünmeyiz, doğrudan yaparız.”

Bu konu, sahiplerine Nobel ödülü kazandırmış bir teorinin de konusu. Psikolog Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerini sağlamış olan teorileri özetle, “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” der. Teori “Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir” diye de özetlenebilir.

Yazının devamını oku »

“Tarafsız Bakalım”

Tarafsız Bakalım

Bazı ifadeler vardır ki, kendiliğinden iyi bir şey olarak algılanırlar. İçeriği hakkında fazla birşey söylenemese bile onlar bir şekilde “iyi”dirler. Konuşmanızın ya da tartışmanızın başına bunlarla başlamanızın iyi bir şey olduğunu düşünürsünüz. Onlardan biri de bu “konuya tarafsız bakalım” ifadesidir. Böyle deyince kendinize sağlam bir konum verdiğiniz hissine kapılırsınız. Konuya at gözlüğüyle değil, adeta 360 dereceli panoramik bir kamera objektifiyle bakacağınızı telkin etmiş olursunuz. Oysa bu, koskoca bir palavradır.

“Tarafsızlık” iddiası at gözlüğünüzün açısının geniş olduğunu söylemek dışında hiçbir şey söyleyemez. Bu açı bilgi ve düşünce çapınız genişledikçe genişler, lakin hiçbir vakit yok olmaz. Daima bir bakış açınız vardır ve daima bakış açıları sizden daha geniş insanlar vardır.