düşünce

Akla gelenler…

Devlet ve Korku

Police

Türkçede “korku”nun kökeni “korumak”. Bu aslında korkunun temel işlevini gösteriyor. Korunma ihtiyacının yol açtığı bir heyecan durumu. Hayvanlarda var, bizde de var. Doğduğumuz anda korktuğumuz şeyler daha sade/yalın/doğrudan iken, öğrenmelerimiz arttıkça bunlara daha karmaşık ve dolaylı olanlar eklenir. Örneğin küçükken hemen o anda karşılaştığımız şeylerden korkuyorken, gün geçtikçe uzun vadeli korkulara sahip oluruz. Bunların oluşum mekanizması öğrenme psikolojisinin özellikle şartlı refleks başlıklarında detaylıca anlatılır.

Çocukluk dönemimizi ve fobi gibi mantıksız korkuları bir kenara koyacak olursak gördüğümüz şudur: Korkuları öğreniriz. Daha önce korkmadıklarımızdan belli bir andan itibaren korkmaya başlarız. Ve korkunun temelinde “olumsuz duyumlar/duygular” yaşama endişesi yer alır. Aslında buna yol açan şeylerden çok, bizde ortaya çıkabilecek acıları yaşamaktan korkarız. Ve bildiğimiz basit fizik kuralları, acı vermenin büyük ve güçlü olana, acı çekmenin ise küçük ve zayıf olana düştüğünü gösterir. Bu yüzden, korkacak isek eğer, bize zarar verme gücü olandan korkarız.

Bunlara baktığımızda küçükken babamızdan korkmuş olmamıza benzer şekilde “devlet” adı verilen teşkilattan korkmamız da normal gibi görünüyor. Sonuçta devlet bizden büyük ve güçlü. Peki biz, pratik ihtiyaçtan doğmuş olan bu teşkilatın bize vereceği zararı en aza indirmek için ne yapabiliriz? İşte burada devreye “bilgi” dediğimiz “sihirli değnek” giriyor. Bir toplum ne kadar “bilgi toplumu” ise, devlet görevlilerini ayaklarını o ölçüde denk almaya zorlar. Ne ölçüde az bilgili ise de o ölçüde zarara uğratılır. Çünkü bilgiye sahip olan insan, hesap sormayı bilen insandır. Bilgi toplumlarının saygı ile, bilgiden uzak olanların ise korkuyla hareket etmelerinin ve yönetilmelerinin nedeni budur.

Reklamlar

Tohum ve Biz

GerminatingBeans

İlkokul yıllarında hemen herkesin yapmış olduğu bir çimletme deneyi vardır. Genellikle fasülye tohumu kullanılır. Tohum bir kapta ıslak toprağın ya da pamuğun altına konur ve birkaç gün içinde tohumun içinden hem aşağı doğru köklerin hem de yukarı doğru yeşil bir sürgünün çıktığı gözlenir. Böylece bitkilerin tohumlardan nasıl meydana geldiği basitçe “açıklanmış” olur.

Oysa olay yalnızca betimlenmiştir, açıklanmış değildir. Biraz daha ileri gidilip tohum içinde meydana gelen olaylar tüketici bir şekilde sıralandığında olay açıklanmış olur mu? Hayır yine olmaz. Burada yapılan da -her ne kadar detaylı olursa olsun- bir betimlemedir. Açıklamada, bir olayın nasıl olup da gerçekleştiği üzerine üst düzey bir söylem söz konusudur. Olayı onu oluşturan alt olaylara indirgemek bir açıklama değildir.

Açıklama olayları “metafizik” bir kaynağa/temele dayandırmadır. (Materyalizm vb. öğretilerin de metafizik nitelikli oldukları felsefe ansiklopedilerine bakılarak teyid edilebilir.) Bunu yapamayan bir kimsenin yapabileceği en iyi “açıklama”, bilmiyorum diyebilmektir, betimlemeyi açıklama saymak değildir. Yukarıdaki örnekten yola çıkarak bir açıklamaya varmak isteyen kimse “canlılık” üzerine kafa yormaya, bu konu hakkında söylenmiş olanları araştırmaya ihtiyaç duyar. Böyle bir “arayış” içine girmeyen bir kimsenin, hayatı anlamak gibi bir derdinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Düşünen Hayvan?

chimpthink

Antik Yunan’dan bu yana yapılagelen bir insan tanımı var: Düşünen hayvan. Çoğu kez Aristoteles’e atfedilse de sözün (λογικὸν ζῷον) asıl sahibi Stoacı filozoflardan Chryssipus. İlk bakışta vurgu “düşünen”e değil de “hayvan”a verildiğinde bu söz insan için küçültücü bir tanım olarak algılanabilir. Hele “hayvan” sözcüğünün yaygın bir hakaret olarak kullanıldığı toplumlarda bu algı çok daha yaygındır. Oysa aslında burada vurgu “düşünen”dedir. Yani düşüncesi/aklı olmayan bir insanın, biyolojik bakımdan hayvandan kategorik bir farkının olmadığını söyler. Nitekim biyolojide hücre iki türe ayrılmıştır: Bitki hücresi ve hayvan hücresi. İnsan hücresi hayvan hücresinin bir alt sınıfında yer alır.

Bununla birlikte insanı sadece biyolojik olarak değil, bütün olarak “bir tür hayvan” sayan doğacı bakışın da akademide oldukça yaygın olduğunu görmek gerekir. İnsanın “bambaşka” bir varlık olduğunu görmeyen ya da kabul etmeyen bu bakış indirgemeci ve sığ bir bakıştır. Çünkü “düşünen hayvan” tanımındaki “düşünme” insanın özünü meydana getirir. Düşünce ile beden bir şekilde ilişki içinde olsa dahi düşünceyi bedene eklenmiş bir şey saymak en fazla felsefî bir görüş olabilir. Öte yandan düşünceyi bedene önceleyen, bedenin anlamını dahi düşünceye dayandıran çok daha güçlü bir felsefe vardır.

O halde sorun “düşünen hayvan” tanımının kendisinde değil, vurguyu nereye koyduğumuzda, onu nasıl yorumladığımızdadır. Ve bu tartışma sonunda bizi oldukça ciddî bir felsefî tartışmanın içine çekebilir. İlgilenirsek eğer..

Gündem

Daha bir heyecanla takip edip konuştuğumuz konu/konular gündemimizdir. Bir bakıma kendimizi bıraktığımızda içinde oluverdiğimiz, takip etmek için özel bir çaba göstermediğimiz konulardır. Bu bazen kişiseldir, bazen ailevî, bazen meslekî, bazen millî/siyasî, bazen dinî… Lâkin hepsinin psikolojik bir altyapısı var. Kendimize biraz dışarıdan bakabilmeyi başarabilirsek kendi psikolojik analizimizi kısmen de olsa yapabiliriz.

Bu bazen oldukça kolaydır. Örneğin bir ağrınız var ve muayene olmaya, tedavi olmaya çalışıyorsunuz. Burada pek de analizlik bir durum yok. Sonuçta hayvanlar dahi ağrı ve acıdan kurtulmak için bir çaba gösterirler. Ya da açsınız ve yemek arıyorsunuz, ya da üşüyorsunuz ve ısınmaya çalışıyorsunuz vb. Bunlar “hayvanî” ihtiyaçlardır ve analizleri gereksizdir.

Yazının devamını oku »

Ölüme İnanmak

“İnanmak” kavramını kesin olarak bildiğimiz şeyler için genellikle kullanmayız. Örneğin kimlik kartınızda yazılı bilgilere inandığınızı söylemeniz biraz tuhaf kaçar. Daha çok, “daha az açık” olan konulardır inanç konuları. Peki gelecekte meydana gelecek olayları ne kadar kesinlikle ve nereden biliyoruz? Aslında bilmiyoruz. Bunları bize yalnızca geçmişte yaşadıklarımız ya da öğrendiklerimiz “bildiriyor”. Peki bunlar, geçmişte yaşadıklarımız kadar “açık” olmadığına göre bunlar için “inanmak” kavramını kullanabilir miyiz? Bence kullanabiliriz.

O halde “öleceğimi biliyorum” demek yerine “öleceğime inanıyorum” demek daha uygun gibi duruyor. Ancak buna ne kadar güçlü bir şekilde inandığımız tartışma konusu yapılabilir. Davranışlarımızı şöyle bir gözden geçirdiğimizde bunlar dünyanın “üç günlük” olduğuna inanan bir insanın davranışlarına mı, yoksa “hiç ölmeyeceğini sanan” bir insanın davranışlarına mı benziyor? Ya da bu ikisi arasında nerede bir yerlerdeyiz?

Öleceğimize inandığımızı değil, bunu bildiğimizi sanırız. Oysa bilmek şöyle dursun, çoğu zaman buna âdeta inanmıyoruz bile. Bunu görmek için hayatımıza şöyle bir göz gezdirmek yeterli. Bir yakınımız öldüğünde buna bir parça inanır gibi oluyoruz ama ne yazık ki bu da uzun sürmüyor. Ve bunun “insan tabiatı”nın bir gereği olduğunu öne sürmekle de aslında gafletimize ilmî bir kılıf uydurmuş oluyoruz. Oysa bunu yapmak hiç de gerekli değil. “Bu tabiatımın gereği filan değil, nefsimin beni aldatmasıdır” demek çok daha selametli bir yol. Bu şekilde bu aldanmayı olabildiğince azaltabilir ve “yakın bir zamanda” öleceğimize inanmaya başlayabiliriz.

Dinsiz Ahlâk ve Ahlâksız Din

handsmorality

Ezbere değil de muhakeme ederek yaşayan ve dindarlık ile ahlâklılık arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünen herkesin aklına zaman zaman gelen bir sorudur: Dindar olmadığı halde son derece ahlâklı ne çok insan var. Dindar olduğu halde son derece ahlâksız olan ne çok insan var. Bu nasıl oluyor da oluyor?

(Burada ahlâk ile kast edilen, insanın diğer insanlara karşı olan iyi/doğru davranış kalıplarıdır.)

Google’da “Morality and religion” ile arama yapıldığında, yalnızca görsellerdeki sözlere bakmak bile bu konuda ne çok insanın kafa yormuş olduğu hakkında bir fikir veriyor. Çok farklı görüşler var.

Yazının devamını oku »

Okunmalıdır: Ferisîlik ve Ferisî Dindarlığı, Mustafa Öztürk

pharisees

Ferisîlik, ikinci mabed döneminde (M.Ö. 515-M.S. 70) Yahudi toplumunun daha ziyade orta sınıfınca benimsenen ve Hz. İsa zamanında Yahudi ortodoksisini temsil eden bir mezheptir. Ortodoksi dinî gelenekte hâkim anlayışı ve/veya merkezî yorumu ifade eden bir terimdir. Ferisîlik dinî alanda kabadayılıkla nam salan bir mezhep olarak bilinir. Ferisîlerin ayırt edici özelliklerinden biri, “kaba softa ham yobaz” tipolojisi sergilemektir. Haşmoniler döneminden itibaren siyasal otorite üzerinde de her zaman etkili olan Ferîsîlîk genellikle din ulemasından oluşan bir grup tarafından temsil edilir. Ferisîlikte yazılı Tora’nın yanında şifahî Tora da (Mişna ve Talmudlar) vahiy mahsulü sayılır. Bu gelenekçi anlayış ve inanışa göre şifahî Tora Hz. Musa’dan itibaren diğer peygamberler vasıtasıyla Sanhedrin (Büyük Meclis) üyelerine ulaşmıştır.

Yazının devamını oku »