düşünce

Akla gelenler…

Kategori: Uncategorized

‏سنۀ ‏دوریە

بابامز ‏حسین چبی بر ‏ییل ‏أوڭجە بوگون ‏صباحلین ‏وفات ‏ایتدی . بزلر داها ‏حیاتدەیز . او گونلردە ئولومی داها بر ‏یاقین حس ایدییوردق . ‏صوڭرە اوندن ‏ینە اوزاقلاشدق . ئولوم ‏دوشونجەسی بزە ‏سویملی گلمییور . ئولوملە باریشیق دگلز . آما آز دە اولسە باریشیق اولمامز گركییور . بلكە دە ‏ایی ‏و ‏طوغری ‏یاشامق بزی اونڭلە باریشدیراجق . هم سودكلریمزڭ هم دە بر گون ‏گلەجك اولان ‏كندی ئولوممز ‏ایچون ، هرگون اولابیلدیگنجە ‏ایی ‏و ‏طوغری قالمق ‏طیشندە یاپابیلەجگمز بر ‏شئ ‏یوق .

Y ı l b a ş ı

T. B. M. M. ZABIT CERİDESİ

31’nci İçtima

26.12.1341 Cumartesi

Rumî takvimin ilgası ile beynelmilel takvimin resmî devlet takvimi ittihazı hakkında 1/749 numaralı kanun lâyihası ve encümen-i mahsus mazbatası.

REİS — Efendim, kanun lâyihasının heyet-i umumiyesi hakkında söz isteyen var mı?

MUHTAR BEY (Trabzon) — Arkadaşlar, 1300 seneden beri istimal edilen muamelât-ı diniyemiz için kemakân devam edecek olan hicrî tarihini devlet muamelâtından kaldırırken bu tarihin mebdeinin kudsiyetine hürmeten söz -müsaadenizle- söylemek istiyorum. Tarih-i hicrî ne idi ve bunu ne esasa mebni değiştiriyoruz?

HASAN BEY (Trabzon) — Tarih-i hicrî ile işimiz yok.

MUHTAR BEY (Trabzon) — Efendim, öteden beri memleketimizde Hicret-i Nebeviyye, tarihe mebde olmak üzere kullanılıyordu.

SAMİH RİFAT BEY (Biga) — Ne zamandan beri? Tayin buyurunuz, anlayalım.

CELÂL NURİ BEY (Gelibolu) — Öteden beri ne demektir? Söyleyiniz.

Yazının devamını oku »

Some Are Not Curious

barb

 

Haddini Bilmek

Haddini bilmek” ilginç şekilde “hadlerini bilmeyenler” tarafından sıklıkla kullanılan bir ifade. Özünde insanın kendisini tanıması yönünde bir öğüt iken had bilmeyenlerin dilinde bilgisizlikten doğan bir saygısızlığı yansıtır. Had bilmeyenler bu bilgisizlikleri dolayısıyla kendilerini başkalarına had bildirecek bir konumda görecek kadar ahlaksızdırlar. Böylece bilgisizliğin yalnızca bilgisizlik olarak kalmayıp ahlaksızlığı da beraberinde getirdiğini görüyoruz. Burada ahlaken çirkin olan bir saygısızlık eylemi değil, saygının yokluğudur. Saygının yokluğu da bir insanın kendisini hiç olmadığı bir konumda görmesinin doğal bir sonucu. Nasıl olur da bir insan böyle bir duruma düşebilir sorusunun cevabı tek kelimeyle “güç”tür. Ama bir insan şayet sizden güçlüyse ve kendisini de sizden güçlü görüyorsa bu normal değil mi? Sorun şu ki; bu insanlar kendilerini yalnızca güçlü olarak görmezler, değer bakımından da “üstün” görürler. Ahlaksızlıkları tam da bu “güç ile değeri eşitlemiş olmaları”ndan kaynaklanır. Ve yine bundandır ki saygı duyguları yalnızca karşılarında daha büyük bir güç algıladıklarında tepki vermeye başlar. Yalnızca güç karşısında saygı duyarlar. Bu hale gelmiş bir insanın dünyasında ahlak, gücün karşısında eğilmekten ibarettir. Eğilmeyenler hadlerini bilmeyip hadleri bildirilmesi gerekenlerdir. İşte haddini bilmeyenin “had bildirmek” sözünü sıkça kullanmasının nedeni de budur.

Doğruluk ve Mutluluk

Basit bir düşünce deneyi: Bir ülkeye gittiniz. Baktınız ki trafik ve yayalar -yollar ve kurallar böyle olmadığı halde- sağdan değil de soldan yürüyor. Merak bu ya, sordunuz, neden böyle sağdan değil de soldan gidiyorsunuz diye. Aldığınız ilk cevap “yanlışınız var, biz sağdan gidiyoruz” şeklinde. Herhalde yanlış anlaşıldım deyip tekrar soruyorsunuz ama hep benzer cevaplar alıyorsunuz. Üstelik tuhaf bakışlara ve bir süre sonra tepkilere maruz kalıyorsunuz. Bunu bir süre yaşadıktan sonra ya bu toplumdan ya da kendinizden şüphe duymanız gerekecek. Kendinizden şüphe duyup topluma uyarsanız bu kısa süreli şaşkınlığınız sona erecek ve mutlu olacaksınız. Toplumdan şüphe duyup sorgulamaya devam eder iseniz, kesinlikle mutsuz olacaksınız.

İnsanın doğru olan ile mutlu eden arasında çoğunlukla ikincisini tercih ettiğini biliyoruz. Bu naiv bir pragmatizm ile yapılıyor: “Mutlu eden zaten doğrudur da”. Öyle ya, bu kadar insanı mutlu eden şeyler nasıl yanlış olabilir ki? Bunu biraz daha temellendirmek için hatta doğallık ve içgüdüsellik argümanları da kullanılabilir. Ve bu yapıldıkça aslında “doğruluk” kavramının farklı olduğunu düşündüğümüz içeriği zamanla zayıflayıp yerini tamamen “işe yarayan” anlamına bırakır. Anlam bildiğiniz “yok olur”. Ve aslında “doğruluk mutluluktur” sözü yerine “cehalet mutluluktur” sözü doğrulanmış olur.

Altı Ay

IMG-20190606-WA0014

Babam vefat edeli bugün tam altı ay oldu. Altı ay önce Ocak ayının 28’inde sabaha karşı, yoğun bakımda iken, doktoru bize “başınız sağolsun” dedi. Cenazeyi ertesi gün aldık, yıkadık ve defnettik. Ruhu mesrur olsun, âmin.

O günler zordu, şimdi alıştık. Zaman zaman keşke hayatta olsa da onun için birşeyler yapsak desek de, bu artık mümkün değil.

Vefat edenlerin arkasından dua edilir mi edilmez mi vb. şekillerde birçok sözde “dînî” konuşmalar duyarız. Aslen “dua”nın ne olduğunu bilmeyen/hissetmeyen kimseler olsa gerek bu konuşmaları yapanlar. Dua istemektir. İnsanoğlu kendisi için ne istiyorsa, sevdikleri ve bilhassa yakınları için, onları ister. Bu istemek bir fiil değil, bir ruh hâli. Bunu âyet ya da hadislerde geçen dualarla birlikte ifâde edersiniz, dile dökersiniz.

Bilimsel yazı ve yayınların kimilerinde bazen “dinin kökeni” ifadesine rastlarız. Bu tür çalışmaları yapanlar –ki bunlar genellikle sosyal antropoloji, dinler tarihi, din sosyolojisi, din psikolojisi vb. alanlarda çalışırlar- dine, aslında nesnel/yansız olduğu sanılan ama aslında olmayan –çünkü olamayan- pozitivist bir gözlükten bakarlar. Teoloji/ilahiyat bünyesinde de yer almaları bunu özünde değiştirmez. Pozitivizm “x’in kökeni” demeden önce “pozitivizmin kökeni” demeyi başaramamış olan bir x, zaten burada “konu belirleyen” değil de “konu” olmayı peşinen kabullenmiş olacağından söyleyecek bir sözü olmayacak, ‘kökeninin söylenmesine’ maruz kalacaktır.

“Pozitivizm eleştirisi” yaptığını düşünen insanların dahi çoğunluğu pozitivizmin kodlarıyla düşünüp yazıyorlar. Bu aldatıcı ve çarpık atmosferden çıkmak ve bilginin doğasına ilişkin felsefi bir yaklaşım/önkabul olduğu halde nesnellik/yansızlık sanılan pozitivizmin “kökenine inmek”, bilim ve eğitim dünyasında nasıl bu denli yaygın/baskın bir konuma gelip akademi üyelerini “aksini –ve dolayısı ile kendisini- düşünemez” bir hâle getirdiğini anlamak için çok ciddi bir çaba gerekiyor.

 

 

Babam

Oniki yaşından itibaren evinden yurdundan ayrı çileli bir hayat yaşamış olan babam altı gün önce bu dünyadan bir buçuk gün süren bir ıstırabın ardından, hiç kimseye bir gram olsun zahmet yaşatmadan ayrılıp gitti. Seksen yaşındaydı, yorulmuştu, yıpranmıştı. Aradığı huzuru bulamamıştı. Asla şükürsüz değildi, ama yaşadıklarından dertliydi, kederliydi. Hele ruhundaki rahatsızlıklara bedenindeki hastalıklar da eklenince bunalıyordu…

Ve güya bir oğlu olan ben.. Ona gereğince yaklaşmayan, arada hep bir mesafesi olan ben.. Onun zamanında açıktan, sonrasında biraz perde arkasından gösterdiği merhameti ona gösteremeyen, güya kendi işi gücüyle uğraşan, ama babasına “arkadaş” olamamış olan ben.. Bunu ancak babasını kaybedince, iş işten geçince itiraf edebilen bir ‘oğul’a yazıklar, yazıklar olsun!

Aziz Babam, ruhun şâd, mekânın Cennet olsun. Âmin.

Bu yazıyı okuyan arkadaşlar, sizden çok rica ediyorum, babamın ruhu için bir Fâtiha Sûresi okuyunuz ve kendisi için dua ediniz.