düşünce

Akla gelenler…

Din/Ahlâk ve Töre

Sözümona ‘dindar’ ve ‘muhafazakâr’ toplumlarda ahlak deyince akla ilk gelen şey -hiç lafı evirmeden söyleyeyim- belaltı olaylardır. Bu toplumlarda yetişen ve kendini özellikle yetiştirmeyen herhangi bir bireye ahlaksızlıktan söz ettiğinizde anlayacağı ilk şey -hiç kuşkunuz olmasın- cinsellikle ilgili ‘uygunsuz’ eylemlerdir. Çoğu insan bu anlayışın din/ahlak kaynaklı olduğunu sanır, ancak aslında düpedüz töre kaynaklıdır. Burada sözkonusu uygunsuz eylemlerin dinen/ahlaken de yasak olmadığını söylemiyorum. Söylediğim şey insanların bu konudaki ‘hassasiyet’lerinin dinle/ahlakla uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı, olayın tümüyle törel/kültürel olduğudur.

Bunu daha iyi anlamak için Arap toplumunda İslamiyetten önce var olan “kız çocukları öldürme” adetini düşünmek yardımcı olabilir. Bu adet, günümüz ‘namus’ anlayışının benzeri bir zihniyetten beslenmekteydi: Kız çocuğu demek onu başka bir erkeğe vermek demekti. Bu ise bir utanç konusuydu, ayıptı… Bugün böyle bir şey yok, çünkü meşru sayılan bir nikah var, evlilik var. Ancak evlilik dışı bir şeyler olduğunda, konu yine aynı yere geliyor : Namus ve utanç. Yani insanların hassasiyeti dinin bir emrine uyulmamasından ve bir günaha girilmesinden değil, toplum tarafından ayıplanma endişesinden kaynaklanıyor.

Yazının devamını oku »

Reklamlar

Hastalık Zordur, Gerçekten Zordur.

Sağlıklı olduğumuzdan şikayet etmeyiz. “İyi” bir şeydir çünkü. Ağrı ya da acı duymamak, istediğimiz şekilde hareket edebilmek, işimizi gücümüzü yapabilmek, diğer insanların içinde normal bir şekilde bulunabilmek vb. daha pek çok şey öncelikle sağlıklı olabilmemize bağlı. Ancak sağlığa bundan yola çıkarak “hep iyi” gözüyle bakacak olursak onun zıddı olan hastalık da bu kez otomatik olarak “hep kötü” görülmek zorunda. Tabi burada ister istemez iyi ile kötü üzerinde biraz durmak gerekiyor.

Kişisel tecrübe olarak bir ağrı çektiğim sırada, özellikle şiddetli bir ağrı, bu türden şeyler konuşan olursa kesinlikle kovarım yanımdan. Yani o anlarda bunları düşünemez insan. O anlar bir an önce geçmesi istenen anlardır. Ya da en azından benim için böyle. Ama kendimizi iyi hissettiğimiz anlarda bunları düşünmekte fayda var.

Yazının devamını oku »

Bencillik ve Tapınma

tumblr_nc0jbluuuW1scax69o1_1280

İnsanoğlunun “önce can, sonra canan” sözünde özetlendiği şekliyle “önce ben” ya da “önce yakınlarım” demesi çok da yadırgadığımız bir şey değil. Ya da kişinin kimi başarılarından dolayı bir özgüven içinde olması, normal karşıladığımız bir durum. Ancak kimi öyle insanlarla karşılaşırsınız ki, onlar kendilerini öncelemekle ya da kendilerine güvenmekle kalmaz, kendilerine taparlar da. Ve üstelik bu tapınma, çevrelerinin de onlara imrenmesini, hayran olmasını vb. isteyen bir tapınmadır. Psikoloji literatüründe “narsistik kişilik bozukluğu” olarak adlandırılmış olan bu hastalık, ne yazık ki hastalık olduğu pek de fark edilmeyen bir hastalıktır. Başlıca belirtilerini alıntı olarak buraya alıyorum:

Yazının devamını oku »

Hayatı Anlamak mı? O da nedir?

Müdakkik olmanın alâmetlerinden biri, çok geniş ve dolayısıyla belirsiz bir anlam çağrışımı olan “soyut” sözler yerine, daha belirgin ve somut kavramlarla konuşmaktır. Öyleyse müdakkik olmaya çalışabiliriz, çünkü bu iyi bir şey gibi duruyor.

Çokça duyduğumuz sözlerden biridir: Hayatı anlamak. Bunu duyduğumuz kişilerden somut bir açıklama istediğimizde ise muhtemelen tuhaf tepkiler alırız. Sanki son derece açık bir söz olmasına karşın anlamazlıktan geliyormuşuz gibi. Aslında durum hiç de böyle değildir. Bu ve benzeri cümleleri kullananlar “büyük bir söz” söylediklerini düşünmek dışında pek de bir şey düşünmezler. Pek çok konuda ‘büyük’ konuşmanın, anlamlı ve anlaşılır konuşmaktan daha makbul karşılandığı bir sosyal çevrede isek, belki de susmak daha selametli bir yoldur. Ama hiç olmazsa buralarda -‘kendi aramızda’- tedkik ve tahlil yapma imkânımız var.

Yazının devamını oku »

Önemli Olan

walking

Önem, başka birçok kavramda olduğu gibi nesnel ya da öznel olarak kullanılmaya açık bir kavram. Yani “herkes için önemli” olanlar yanında “kimileri için önemli” olan şeylerden, konulardan, durumlardan vb. söz edilir. Hayvanlar için önemseme, üye oldukları türün bir gereği olarak doğuştan bellidir. Bu konuda bir tercih yapmalarına gerek yok. İnsanın da “hayvansal doğası”nın temel ihtiyaçları söz konusu olduğunda önem sıralaması az çok bellidir. Ne var ki, insanın ihtiyaçları hayvansal doğasının çok ötesine geçer. Üstelik herkeste aynı biçimde ortaya çıkmadığından giderme yolunda yaptığı işler de akıl almaz şekilde farklı. İhtiyaçlar somuttan soyuta doğru gittikçe bireysel farklılıklar artıyor.

Peki ama, somut/bedensel ihtiyaçlarımızdaki benzerlik ve hatta aynılık gibi, soyut/ruhsal ihtiyaçlarımızda da aslında temelde bir benzerlik ve aynılık yok mu? Hepimiz “ben farklıyım” desek bile, biyolojik ihtiyaçlarımızın pek de farklı olmayışına benzer şekilde psikolojik ihtiyaçlarımız da özünde aynı değil mi? Bizler aslında aynı ÖNEMLİ şeyi aradığımız halde bunu kimimiz daha doğru, kimimiz daha yanlış yerlerde arıyor olabilir miyiz?

Kanser

onko

“Yaşamayan bilmez” en bilgece sözlerden birisi. Daha çok, “acılar”ın ancak bizzat yaşanarak anlaşılabileceğini anlatır. Görece daha küçük acılarımızdan yola çıkarak acının ne olduğunu bildiğimizi düşünürüz. Oysa büyük acılar küçük acılara aslında hiç de benzemezler. Büyük acıların bu acıları çekenlere bildirdiklerini küçük acılar bize hiçbir şekilde bildirmezler. Burada “küçük olanı bilmek kıyas yoluyla büyük olanı bildirir” ilkesi geçerli değil. O halde hayır, bilmiyoruz. Çekmediğimiz acıların -hele bunlar büyük acılar ise- nasıl yaşantılar olduklarını bilmiyoruz.

Ancak yine de büsbütün habersiz değiliz. Hepimiz hayatımızda öyle ya da böyle acılar yaşadık. Bunlar elimizdeki yegane ölçüler. O halde acıları büyük insanları biraz olsun anlamak istiyorsak -ki bu hem onlar hem bizler için gerekli-, bizzat kendi çektiğimiz bizce büyük acıları zihnimizde canlandıralım, o günlere gitmeye çalışalım. Kısmen de olsa bir empatiyi bu şekilde sağlamak mümkün. Kendimizi hastanın yerine -elimizden geldiğince- koyduğumuzda onu bir miktar anlama şansını elde ederiz. Ve o zaman hastaya olan bakışımız ve mümkünse konuşmamız daha “içten” olabilir. Aynı zamanda ‘yürüyüşümüze’ çeki-düzen verebilir, kendimizde hep “daha fazla haz” peşinde koşan tarafımıza söz geçirme gücünü bulabiliriz.

Sakıncalı Hayvanlar

Eagle in Cage

Her insanın kendi başına bir dünyası olsaydı, kimse kimseye muhtaç olmasaydı, kimse kimse ile birlikte yaşamak, aynı toplumu paylaşmak vb. zorunda olmasaydı, “sakıncalı düşünce” diye bir şey de olmazdı. Düşüncelere “sakıncalı” yakıştırması, bunların etraftakiler için “tehdit” oluşturmasındandır. “Düşünce özgürlüğü” söylemleri bizi aldatmasın. Bu tür özgürlükler, daha iyi bir hayvanat bahçesine konan hayvanların ‘özgürlüğü’ türündendir. Yani, tamam kafeste değilsiniz, eliniz ayağınız bağlı değil, yürüyebiliyor, koşabiliyor ve hatta uçabiliyorsunuz. Ama bir yere kadar. İzin verildiği kadar. Farklı düzeyde düşünce özgürlüğü sunan devletler, farklı toleransa sahip hayvanat bahçelerine benzerler.

Bu yüzden her toplum, kendine göre, “sakıncalı düşünceler” envanterine sahiptir. Çizgiyi belirleyen devlet gibi görünse de aslında toplumdur. Toplumun ‘kafa yapısı’dır. Bu tabiki ortalama bişey. Ama ortalamayı tayin eden çoğunluk olduğuna göre, “orta kafa”dan uzaklığınız ölçüsünde “sakıncalı düşünce”lere sahipsinizdir. Efendim,  farklı olalım, yeni ve orjinal düşünceler üretelim söylemine de aldanmayınız. Buradaki “yeni ve orjinal”, bahçe talimatına uymak zorundadır. Gerçekten yeni ve orjinal bir şeyleriniz varsa, radikalsinizdir. “Acaba başımıza bir iş getirmesin mi?” korkusuna yol açarsınız. Korkunun kalabalıklığı ve ahlaksızlığı sizi zor durumda bırakır. Cesursanız devam edersiniz, değilseniz susarsınız.