düşünce

Akla gelenler…

Sakıncalı Hayvanlar

Eagle in Cage

Her insanın kendi başına bir dünyası olsaydı, kimse kimseye muhtaç olmasaydı, kimse kimse ile birlikte yaşamak, aynı toplumu paylaşmak vb. zorunda olmasaydı, “sakıncalı düşünce” diye bir şey de olmazdı. Düşüncelere “sakıncalı” yakıştırması, bunların etraftakiler için “tehdit” oluşturmasındandır. “Düşünce özgürlüğü” söylemleri bizi aldatmasın. Bu tür özgürlükler, daha iyi bir hayvanat bahçesine konan hayvanların ‘özgürlüğü’ türündendir. Yani, tamam kafeste değilsiniz, eliniz ayağınız bağlı değil, yürüyebiliyor, koşabiliyor ve hatta uçabiliyorsunuz. Ama bir yere kadar. İzin verildiği kadar. Farklı düzeyde düşünce özgürlüğü sunan devletler, farklı toleransa sahip hayvanat bahçelerine benzerler.

Bu yüzden her toplum, kendine göre, “sakıncalı düşünceler” envanterine sahiptir. Çizgiyi belirleyen devlet gibi görünse de aslında toplumdur. Toplumun ‘kafa yapısı’dır. Bu tabiki ortalama bişey. Ama ortalamayı tayin eden çoğunluk olduğuna göre, “orta kafa”dan uzaklığınız ölçüsünde “sakıncalı düşünce”lere sahipsinizdir. Efendim,  farklı olalım, yeni ve orjinal düşünceler üretelim söylemine de aldanmayınız. Buradaki “yeni ve orjinal”, bahçe talimatına uymak zorundadır. Gerçekten yeni ve orjinal bir şeyleriniz varsa, radikalsinizdir. “Acaba başımıza bir iş getirmesin mi?” korkusuna yol açarsınız. Korkunun kalabalıklığı ve ahlaksızlığı sizi zor durumda bırakır. Cesursanız devam edersiniz, değilseniz susarsınız.

Reklamlar

İnek

Et, süt, peynir, yoğurt… Bunları satın alırken ve yerken/içerken hatırlamamız gerektiği halde çoğu zaman aklımıza dahi gelmeyen bir hayvan türü. Yeryüzünde halen nesli devam eden 5416 memeli hayvan türünden birisi. Canlılar için yapılan sınıflandırmaya baktığımızda memelilerin plasentalı olanlarının çift toynaklı olanlarının geviş getirenlerinin boynuzlu olanları içinde sığır adı verilen türün dişisi. Bilinmeyecek kadar eski bir tarihten bu yana insanlar tarafından eti, sütü ve derisi için yetiştiriliyor. Her gün hayatımızda olan bu hayvanı tanıyalım:

Diğer memeliler gibi çiftleşerek çoğalıyor. Ancak günümüzde yaygın şekilde yapay dölleme kullanılıyor. 283 günlük bir hamileliğin ardından yavru dünyaya geliyor. 2 ya da 3 yaşlarına geldiğinde doğum yapabiliyor ve ardından süt vermeye başlıyor. Gözle görülmeyen iki hücreden bir ineğin meydana gelmesi zaten garip bir durum olsa da, biz buna değil, sütün hangi aşamalardan geçerek meydana geldiğine bakalım:

Doğurmuş olan ineğimiz acıkınca ot, saman, yem vb. ne bulursa yiyor ve ardından suyunu içiyor. Midesinde (ve geviş ile) öğütülen bu besinlerin gerekli kısımları işkembe ve barsaklarından yavaş yavaş emilip diğer birkaç organın daha işe karışmasıyla kana karışıp vücuda ve bu arada memelere ulaşıyor.  Kan içinden alınan maddeler memelerde çok sayıda işlemin (Burada meydana gelen olaylar oldukça çok ve oldukça karmaşık) ardından süt adını verdiğimiz besleyici sıvı olarak depolanıyorlar. Biz insanoğlu da buradan aldığımız sütü -genelde bu serüveni hiç bilmeksizin- bir güzel alıp içiyoruz, peynir yapıyoruz, yoğurt yapıyoruz…

Ama yine de ara sıra düşünebiliriz.

Farkındalık

Kalp

Bildiğimiz birçok şeyin farkında değiliz. Sorulduğu vakit belki bir güzel anlatır, bir güzel yorumlar yapar, bilimsel açıklamalarda vs. bulunuruz. Ancak yine de konunun/olayın/nesnenin kendimizle olan doğrudan ilgisini hissetmeyebiliriz. Bunların en önemlilerinden birisi göğsümüzde yıllardan beri süren kalp atışı. Bu öylesine büyük ve kritik bir olay olduğu halde neredeyse hiç farkında değiliz. Diğer organlar da şüphesiz akıl almaz derecede önemliler ama özellikle vücudun her noktasına her saniye kan gönderen bu muazzam makinenin yine de ayrı bir yeri var. Üstelik bu atışın durması ile ölümün doğrudan bağı, onu ayrıca önemli yapıyor.

Ne yapalım yani, o orada kendi halinde çalışıyor işte, durup neyini düşünelim ki diyebiliriz. Ama belki de hayatın sanageldiğimiz üzere basit olmadığını idrak edebilmemiz için zaman zaman bunlar üzerinde “durmamız” gerekiyor. Düşünmek her zaman “problem çözmek” değildir. Hayatın bir bütün olarak önemini görmek ona koştuğumuz öncelikleri gözden geçirmemizi sağlayabilir. Belki de bir şeyleri ciddi ölçüde ihmal ediyor, geri plana atıyoruz. Hayatla hassas ve kritik olan bağlarımızı göz önüne getirmek bize de olmamız gereken bir duyarlık kazandırabilir. Sürekli “daha konforlu bir hayat” reklamı yapılan günümüzün uyutucu atmosferinde bu önemli bir kazanımdır.

 

Yüzleşme

Confrontation

Bize en zor gelen şeylerden birisi. Zihnimiz, kendimiz için de olsa,  dışarısı ile ve başka insanlar ile o denli meşgul ki, aynaya bakıp “Ben ne yapıyorum?” sorusunu ciddi ve gerçekçi bir şekilde sormayı çoğu kez başaramıyoruz. İnsanlar öyle yapıyor, insanlar böyle yapıyor… Sonu gelmeyen bu yakınmalar aslında çoğu kez “kendimizden kaçma”nın örtülü bir yolu. Psikolojide “savunma mekanizmaları” başlıklı bir konu var. İnsanoğlu -pek tabiî olarak- ne başkaları ne de kendisi tarafından “olumsuz” olarak algılanmak ister. Ne kadar olumsuz yönümüz olsa da bunun ekrana yansımasından hoşlanmayız. Kendimizi kendimizden dahi saklamak bu yüzden başvurduğumuz bir yol.

Direncimizin düştüğü ve dolayısyla morale ihtiyacımız olan dönemlerde işimize yarayan bu mekanizmaları hayatımızın tümüne yayıp kişiliğimizin bir parçası haline getirdiğimizde ise artık “hasta”yızdır. Bağışıklık sistemi hastalığı nasıl vücuda giren hastalığa tepki vermemizi, örneğin ateşlenmemizi, rahatsızlık duymamızı vb. ve böylece tedbir almamızı engelliyorsa, eksiklerimizi ve hatalarımızı örten bu sürekli “savunma”lar, güngeçtikçe büyüyerek bizi olmamamız gereken bir insan hâline getirebilir. O halde aynaya “nasıl görünürsem mutlu olurum” endişesiyle değil, “nasıl olursam doğru bir insan olurum” endişesiyle bakmaya çalışmamız gerekiyor. Çünkü mutlu olma endişesi bizi doğru olmaktan alıkoyabilir. Oysa doğru olma endişesinin bizi er ya da geç mutlu edeceğinden emin olabiliriz.

Devlet ve Korku

Police

Türkçede “korku”nun kökeni “korumak”. Bu aslında korkunun temel işlevini gösteriyor. Korunma ihtiyacının yol açtığı bir heyecan durumu. Hayvanlarda var, bizde de var. Doğduğumuz anda korktuğumuz şeyler daha sade/yalın/doğrudan iken, öğrenmelerimiz arttıkça bunlara daha karmaşık ve dolaylı olanlar eklenir. Örneğin küçükken hemen o anda karşılaştığımız şeylerden korkuyorken, gün geçtikçe uzun vadeli korkulara sahip oluruz. Bunların oluşum mekanizması öğrenme psikolojisinin özellikle şartlı refleks başlıklarında detaylıca anlatılır.

Çocukluk dönemimizi ve fobi gibi mantıksız korkuları bir kenara koyacak olursak gördüğümüz şudur: Korkuları öğreniriz. Daha önce korkmadıklarımızdan belli bir andan itibaren korkmaya başlarız. Ve korkunun temelinde “olumsuz duyumlar/duygular” yaşama endişesi yer alır. Aslında buna yol açan şeylerden çok, bizde ortaya çıkabilecek acıları yaşamaktan korkarız. Ve bildiğimiz basit fizik kuralları, acı vermenin büyük ve güçlü olana, acı çekmenin ise küçük ve zayıf olana düştüğünü gösterir. Bu yüzden, korkacak isek eğer, bize zarar verme gücü olandan korkarız.

Bunlara baktığımızda küçükken babamızdan korkmuş olmamıza benzer şekilde “devlet” adı verilen teşkilattan korkmamız da normal gibi görünüyor. Sonuçta devlet bizden büyük ve güçlü. Peki biz, pratik ihtiyaçtan doğmuş olan bu teşkilatın bize vereceği zararı en aza indirmek için ne yapabiliriz? İşte burada devreye “bilgi” dediğimiz “sihirli değnek” giriyor. Bir toplum ne kadar “bilgi toplumu” ise, devlet görevlilerini ayaklarını o ölçüde denk almaya zorlar. Ne ölçüde az bilgili ise de o ölçüde zarara uğratılır. Çünkü bilgiye sahip olan insan, hesap sormayı bilen insandır. Bilgi toplumlarının saygı ile, bilgiden uzak olanların ise korkuyla hareket etmelerinin ve yönetilmelerinin nedeni budur.

Tohum ve Biz

GerminatingBeans

İlkokul yıllarında hemen herkesin yapmış olduğu bir çimletme deneyi vardır. Genellikle fasülye tohumu kullanılır. Tohum bir kapta ıslak toprağın ya da pamuğun altına konur ve birkaç gün içinde tohumun içinden hem aşağı doğru köklerin hem de yukarı doğru yeşil bir sürgünün çıktığı gözlenir. Böylece bitkilerin tohumlardan nasıl meydana geldiği basitçe “açıklanmış” olur.

Oysa olay yalnızca betimlenmiştir, açıklanmış değildir. Biraz daha ileri gidilip tohum içinde meydana gelen olaylar tüketici bir şekilde sıralandığında olay açıklanmış olur mu? Hayır yine olmaz. Burada yapılan da -her ne kadar detaylı olursa olsun- bir betimlemedir. Açıklamada, bir olayın nasıl olup da gerçekleştiği üzerine üst düzey bir söylem söz konusudur. Olayı onu oluşturan alt olaylara indirgemek bir açıklama değildir.

Açıklama olayları “metafizik” bir kaynağa/temele dayandırmadır. (Materyalizm vb. öğretilerin de metafizik nitelikli oldukları felsefe ansiklopedilerine bakılarak teyid edilebilir.) Bunu yapamayan bir kimsenin yapabileceği en iyi “açıklama”, bilmiyorum diyebilmektir, betimlemeyi açıklama saymak değildir. Yukarıdaki örnekten yola çıkarak bir açıklamaya varmak isteyen kimse “canlılık” üzerine kafa yormaya, bu konu hakkında söylenmiş olanları araştırmaya ihtiyaç duyar. Böyle bir “arayış” içine girmeyen bir kimsenin, hayatı anlamak gibi bir derdinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Düşünen Hayvan?

chimpthink

Antik Yunan’dan bu yana yapılagelen bir insan tanımı var: Düşünen hayvan. Çoğu kez Aristoteles’e atfedilse de sözün (λογικὸν ζῷον) asıl sahibi Stoacı filozoflardan Chryssipus. İlk bakışta vurgu “düşünen”e değil de “hayvan”a verildiğinde bu söz insan için küçültücü bir tanım olarak algılanabilir. Hele “hayvan” sözcüğünün yaygın bir hakaret olarak kullanıldığı toplumlarda bu algı çok daha yaygındır. Oysa aslında burada vurgu “düşünen”dedir. Yani düşüncesi/aklı olmayan bir insanın, biyolojik bakımdan hayvandan kategorik bir farkının olmadığını söyler. Nitekim biyolojide hücre iki türe ayrılmıştır: Bitki hücresi ve hayvan hücresi. İnsan hücresi hayvan hücresinin bir alt sınıfında yer alır.

Bununla birlikte insanı sadece biyolojik olarak değil, bütün olarak “bir tür hayvan” sayan doğacı bakışın da akademide oldukça yaygın olduğunu görmek gerekir. İnsanın “bambaşka” bir varlık olduğunu görmeyen ya da kabul etmeyen bu bakış indirgemeci ve sığ bir bakıştır. Çünkü “düşünen hayvan” tanımındaki “düşünme” insanın özünü meydana getirir. Düşünce ile beden bir şekilde ilişki içinde olsa dahi düşünceyi bedene eklenmiş bir şey saymak en fazla felsefî bir görüş olabilir. Öte yandan düşünceyi bedene önceleyen, bedenin anlamını dahi düşünceye dayandıran çok daha güçlü bir felsefe vardır.

O halde sorun “düşünen hayvan” tanımının kendisinde değil, vurguyu nereye koyduğumuzda, onu nasıl yorumladığımızdadır. Ve bu tartışma sonunda bizi oldukça ciddî bir felsefî tartışmanın içine çekebilir. İlgilenirsek eğer..