düşünce

Akla gelenler…

Hayatı Anlamak mı? O da nedir?

Müdakkik olmanın alâmetlerinden biri, çok geniş ve dolayısıyla belirsiz bir anlam çağrışımı olan “soyut” sözler yerine, daha belirgin ve somut kavramlarla konuşmak ve yazmaktır. Öyleyse müdakkik olmaya çalışabiliriz, çünkü bu iyi bir şey gibi duruyor.

Çokça duyduğumuz sözlerden biridir: Hayatı anlamak. Bunu duyduğumuz kişilerden somut bir açıklama istediğimizde ise muhtemelen tuhaf tepkiler alırız. Sanki son derece açık bir söz olmasına karşın anlamazlıktan geliyormuşuz gibi. Aslında durum hiç de böyle değildir. Bu ve benzeri cümleleri kullananlar “büyük bir söz” söylediklerini düşünmek dışında pek de bir şey düşünmezler. Pek çok konuda ‘büyük’ konuşmanın, anlamlı ve anlaşılır konuşmaktan daha makbul karşılandığı bir sosyal çevrede isek, belki de susmak daha selametli bir yoldur. Ama hiç olmazsa buralarda -‘kendi aramızda’- tedkik ve tahlil yapma imkânımız var.

Yazının devamını oku »

Reklamlar

Önemli Olan

walking

Önem, başka birçok kavramda olduğu gibi nesnel ya da öznel olarak kullanılmaya açık bir kavram. Yani “herkes için önemli” olanlar yanında “kimileri için önemli” olan şeylerden, konulardan, durumlardan vb. söz edilir. Hayvanlar için önemseme, üye oldukları türün bir gereği olarak doğuştan bellidir. Bu konuda bir tercih yapmalarına gerek yok. İnsanın da “hayvansal doğası”nın temel ihtiyaçları söz konusu olduğunda önem sıralaması az çok bellidir. Ne var ki, insanın ihtiyaçları hayvansal doğasının çok ötesine geçer. Üstelik herkeste aynı biçimde ortaya çıkmadığından giderme yolunda yaptığı işler de akıl almaz şekilde farklı. İhtiyaçlar somuttan soyuta doğru gittikçe bireysel farklılıklar artıyor.

Peki ama, somut/bedensel ihtiyaçlarımızdaki benzerlik ve hatta aynılık gibi, soyut/ruhsal ihtiyaçlarımızda da aslında temelde bir benzerlik ve aynılık yok mu? Hepimiz “ben farklıyım” desek bile, biyolojik ihtiyaçlarımızın pek de farklı olmayışına benzer şekilde psikolojik ihtiyaçlarımız da özünde aynı değil mi? Bizler aslında aynı ÖNEMLİ şeyi aradığımız halde bunu kimimiz daha doğru, kimimiz daha yanlış yerlerde arıyor olabilir miyiz?

Kanser

onko

“Yaşamayan bilmez” en bilgece sözlerden birisi. Daha çok, “acılar”ın ancak bizzat yaşanarak anlaşılabileceğini anlatır. Görece daha küçük acılarımızdan yola çıkarak acının ne olduğunu bildiğimizi düşünürüz. Oysa büyük acılar küçük acılara aslında hiç de benzemezler. Büyük acıların bu acıları çekenlere bildirdiklerini küçük acılar bize hiçbir şekilde bildirmezler. Burada “küçük olanı bilmek kıyas yoluyla büyük olanı bildirir” ilkesi geçerli değil. O halde hayır, bilmiyoruz. Çekmediğimiz acıların -hele bunlar büyük acılar ise- nasıl yaşantılar olduklarını bilmiyoruz.

Ancak yine de büsbütün habersiz değiliz. Hepimiz hayatımızda öyle ya da böyle acılar yaşadık. Bunlar elimizdeki yegane ölçüler. O halde acıları büyük insanları biraz olsun anlamak istiyorsak -ki bu hem onlar hem bizler için gerekli-, bizzat kendi çektiğimiz bizce büyük acıları zihnimizde canlandıralım, o günlere gitmeye çalışalım. Kısmen de olsa bir empatiyi bu şekilde sağlamak mümkün. Kendimizi hastanın yerine -elimizden geldiğince- koyduğumuzda onu bir miktar anlama şansını elde ederiz. Ve o zaman hastaya olan bakışımız ve mümkünse konuşmamız daha “içten” olabilir. Aynı zamanda ‘yürüyüşümüze’ çeki-düzen verebilir, kendimizde hep “daha fazla haz” peşinde koşan tarafımıza söz geçirme gücünü bulabiliriz.

Sakıncalı Hayvanlar

Eagle in Cage

Her insanın kendi başına bir dünyası olsaydı, kimse kimseye muhtaç olmasaydı, kimse kimse ile birlikte yaşamak, aynı toplumu paylaşmak vb. zorunda olmasaydı, “sakıncalı düşünce” diye bir şey de olmazdı. Düşüncelere “sakıncalı” yakıştırması, bunların etraftakiler için “tehdit” oluşturmasındandır. “Düşünce özgürlüğü” söylemleri bizi aldatmasın. Bu tür özgürlükler, daha iyi bir hayvanat bahçesine konan hayvanların ‘özgürlüğü’ türündendir. Yani, tamam kafeste değilsiniz, eliniz ayağınız bağlı değil, yürüyebiliyor, koşabiliyor ve hatta uçabiliyorsunuz. Ama bir yere kadar. İzin verildiği kadar. Farklı düzeyde düşünce özgürlüğü sunan devletler, farklı toleransa sahip hayvanat bahçelerine benzerler.

Bu yüzden her toplum, kendine göre, “sakıncalı düşünceler” envanterine sahiptir. Çizgiyi belirleyen devlet gibi görünse de aslında toplumdur. Toplumun ‘kafa yapısı’dır. Bu tabiki ortalama bişey. Ama ortalamayı tayin eden çoğunluk olduğuna göre, “orta kafa”dan uzaklığınız ölçüsünde “sakıncalı düşünce”lere sahipsinizdir. Efendim,  farklı olalım, yeni ve orjinal düşünceler üretelim söylemine de aldanmayınız. Buradaki “yeni ve orjinal”, bahçe talimatına uymak zorundadır. Gerçekten yeni ve orjinal bir şeyleriniz varsa, radikalsinizdir. “Acaba başımıza bir iş getirmesin mi?” korkusuna yol açarsınız. Korkunun kalabalıklığı ve ahlaksızlığı sizi zor durumda bırakır. Cesursanız devam edersiniz, değilseniz susarsınız.

İnek

Et, süt, peynir, yoğurt… Bunları satın alırken ve yerken/içerken hatırlamamız gerektiği halde çoğu zaman aklımıza dahi gelmeyen bir hayvan türü. Yeryüzünde halen nesli devam eden 5416 memeli hayvan türünden birisi. Canlılar için yapılan sınıflandırmaya baktığımızda memelilerin plasentalı olanlarının çift toynaklı olanlarının geviş getirenlerinin boynuzlu olanları içinde sığır adı verilen türün dişisi. Bilinmeyecek kadar eski bir tarihten bu yana insanlar tarafından eti, sütü ve derisi için yetiştiriliyor. Her gün hayatımızda olan bu hayvanı tanıyalım:

Diğer memeliler gibi çiftleşerek çoğalıyor. Ancak günümüzde yaygın şekilde yapay dölleme kullanılıyor. 283 günlük bir hamileliğin ardından yavru dünyaya geliyor. 2 ya da 3 yaşlarına geldiğinde doğum yapabiliyor ve ardından süt vermeye başlıyor. Gözle görülmeyen iki hücreden bir ineğin meydana gelmesi zaten garip bir durum olsa da, biz buna değil, sütün hangi aşamalardan geçerek meydana geldiğine bakalım:

Doğurmuş olan ineğimiz acıkınca ot, saman, yem vb. ne bulursa yiyor ve ardından suyunu içiyor. Midesinde (ve geviş ile) öğütülen bu besinlerin gerekli kısımları işkembe ve barsaklarından yavaş yavaş emilip diğer birkaç organın daha işe karışmasıyla kana karışıp vücuda ve bu arada memelere ulaşıyor.  Kan içinden alınan maddeler memelerde çok sayıda işlemin (Burada meydana gelen olaylar oldukça çok ve oldukça karmaşık) ardından süt adını verdiğimiz besleyici sıvı olarak depolanıyorlar. Biz insanoğlu da buradan aldığımız sütü -genelde bu serüveni hiç bilmeksizin- bir güzel alıp içiyoruz, peynir yapıyoruz, yoğurt yapıyoruz…

Ama yine de ara sıra düşünebiliriz.

Farkındalık

Kalp

Bildiğimiz birçok şeyin farkında değiliz. Sorulduğu vakit belki bir güzel anlatır, bir güzel yorumlar yapar, bilimsel açıklamalarda vs. bulunuruz. Ancak yine de konunun/olayın/nesnenin kendimizle olan doğrudan ilgisini hissetmeyebiliriz. Bunların en önemlilerinden birisi göğsümüzde yıllardan beri süren kalp atışı. Bu öylesine büyük ve kritik bir olay olduğu halde neredeyse hiç farkında değiliz. Diğer organlar da şüphesiz akıl almaz derecede önemliler ama özellikle vücudun her noktasına her saniye kan gönderen bu muazzam makinenin yine de ayrı bir yeri var. Üstelik bu atışın durması ile ölümün doğrudan bağı, onu ayrıca önemli yapıyor.

Ne yapalım yani, o orada kendi halinde çalışıyor işte, durup neyini düşünelim ki diyebiliriz. Ama belki de hayatın sanageldiğimiz üzere basit olmadığını idrak edebilmemiz için zaman zaman bunlar üzerinde “durmamız” gerekiyor. Düşünmek her zaman “problem çözmek” değildir. Hayatın bir bütün olarak önemini görmek ona koştuğumuz öncelikleri gözden geçirmemizi sağlayabilir. Belki de bir şeyleri ciddi ölçüde ihmal ediyor, geri plana atıyoruz. Hayatla hassas ve kritik olan bağlarımızı göz önüne getirmek bize de sahip olmamız gereken bir duyarlık kazandırabilir. Sürekli “daha konforlu bir hayat” reklamı yapılan günümüzün uyutucu atmosferinde bu önemli bir kazanımdır.

 

Yüzleşme

Confrontation

Bize en zor gelen şeylerden birisi. Zihnimiz, kendimiz için de olsa,  dışarısı ile ve başka insanlar ile o denli meşgul ki, aynaya bakıp “Ben ne yapıyorum?” sorusunu ciddi ve gerçekçi bir şekilde sormayı çoğu kez başaramıyoruz. İnsanlar öyle yapıyor, insanlar böyle yapıyor… Sonu gelmeyen bu yakınmalar aslında çoğu kez “kendimizden kaçma”nın örtülü bir yolu. Psikolojide “savunma mekanizmaları” başlıklı bir konu var. İnsanoğlu -pek tabiî olarak- ne başkaları ne de kendisi tarafından “olumsuz” olarak algılanmak ister. Ne kadar olumsuz yönümüz olsa da bunun ekrana yansımasından hoşlanmayız. Kendimizi kendimizden dahi saklamak bu yüzden başvurduğumuz bir yol.

Direncimizin düştüğü ve dolayısyla morale ihtiyacımız olan dönemlerde işimize yarayan bu mekanizmaları hayatımızın tümüne yayıp kişiliğimizin bir parçası haline getirdiğimizde ise artık “hasta”yızdır. Bağışıklık sistemi hastalığı nasıl vücuda giren hastalığa tepki vermemizi, örneğin ateşlenmemizi, rahatsızlık duymamızı vb. ve böylece tedbir almamızı engelliyorsa, eksiklerimizi ve hatalarımızı örten bu sürekli “savunma”lar, güngeçtikçe büyüyerek bizi olmamamız gereken bir insan hâline getirebilir. O halde aynaya “nasıl görünürsem mutlu olurum” endişesiyle değil, “nasıl olursam doğru bir insan olurum” endişesiyle bakmaya çalışmamız gerekiyor. Çünkü mutlu olma endişesi bizi doğru olmaktan alıkoyabilir. Oysa doğru olma endişesinin bizi er ya da geç mutlu edeceğinden emin olabiliriz.