düşünce

Akla gelenler…

barb

Reklamlar

Haddini Bilmek

Haddini bilmek” ilginç şekilde “hadlerini bilmeyenler” tarafından sıklıkla kullanılan bir ifade. Özünde insanın kendisini tanıması yönünde bir öğüt iken had bilmeyenlerin dilinde bilgisizlikten doğan bir saygısızlığı yansıtır. Had bilmeyenler bu bilgisizlikleri dolayısıyla kendilerini başkalarına had bildirecek bir konumda görecek kadar ahlaksızdırlar. Böylece bilgisizliğin yalnızca bilgisizlik olarak kalmayıp ahlaksızlığı da beraberinde getirdiğini görüyoruz. Burada ahlaken çirkin olan bir saygısızlık eylemi değil, saygının yokluğudur. Saygının yokluğu da bir insanın kendisini hiç olmadığı bir konumda görmesinin doğal bir sonucu. Nasıl olur da bir insan böyle bir duruma düşebilir sorusunun cevabı tek kelimeyle “güç”tür. Ama bir insan şayet sizden güçlüyse ve kendisini de sizden güçlü görüyorsa bu normal değil mi? Sorun şu ki; bu insanlar kendilerini yalnızca güçlü olarak görmezler, değer bakımından da “üstün” görürler. Ahlaksızlıkları tam da bu “güç ile değeri eşitlemiş olmaları”ndan kaynaklanır. Ve yine bundandır ki saygı duyguları yalnızca karşılarında daha büyük bir güç algıladıklarında tepki vermeye başlar. Yalnızca güç karşısında saygı duyarlar. Bu hale gelmiş bir insanın dünyasında ahlak, gücün karşısında eğilmekten ibarettir. Eğilmeyenler hadlerini bilmeyip hadleri bildirilmesi gerekenlerdir. İşte haddini bilmeyenin “had bildirmek” sözünü sıkça kullanmasının nedeni de budur.

Doğruluk ve Mutluluk

Basit bir düşünce deneyi: Bir ülkeye gittiniz. Baktınız ki trafik ve yayalar -yollar ve kurallar böyle olmadığı halde- sağdan değil de soldan yürüyor. Merak bu ya, sordunuz, neden böyle sağdan değil de soldan gidiyorsunuz diye. Aldığınız ilk cevap “yanlışınız var, biz sağdan gidiyoruz” şeklinde. Herhalde yanlış anlaşıldım deyip tekrar soruyorsunuz ama hep benzer cevaplar alıyorsunuz. Üstelik tuhaf bakışlara ve bir süre sonra tepkilere maruz kalıyorsunuz. Bunu bir süre yaşadıktan sonra ya bu toplumdan ya da kendinizden şüphe duymanız gerekecek. Kendinizden şüphe duyup topluma uyarsanız bu kısa süreli şaşkınlığınız sona erecek ve mutlu olacaksınız. Toplumdan şüphe duyup sorgulamaya devam eder iseniz, kesinlikle mutsuz olacaksınız.

İnsanın doğru olan ile mutlu eden arasında çoğunlukla ikincisini tercih ettiğini biliyoruz. Bu naiv bir pragmatizm ile yapılıyor: “Mutlu eden zaten doğrudur da”. Öyle ya, bu kadar insanı mutlu eden şeyler nasıl yanlış olabilir ki? Bunu biraz daha temellendirmek için hatta doğallık ve içgüdüsellik argümanları da kullanılabilir. Ve bu yapıldıkça aslında “doğruluk” kavramının farklı olduğunu düşündüğümüz içeriği zamanla zayıflayıp yerini tamamen “işe yarayan” anlamına bırakır. Anlam bildiğiniz “yok olur”. Ve aslında “doğruluk mutluluktur” sözü yerine “cehalet mutluluktur” sözü doğrulanmış olur.

Altı Ay

IMG-20190606-WA0014

Babam vefat edeli bugün tam altı ay oldu. Altı ay önce Ocak ayının 28’inde sabaha karşı, yoğun bakımda iken, doktoru bize “başınız sağolsun” dedi. Cenazeyi ertesi gün aldık, yıkadık ve defnettik. Ruhu mesrur olsun, âmin.

O günler zordu, şimdi alıştık. Zaman zaman keşke hayatta olsa da onun için birşeyler yapsak desek de, bu artık mümkün değil.

Vefat edenlerin arkasından dua edilir mi edilmez mi vb. şekillerde birçok sözde “dînî” konuşmalar duyarız. Aslen “dua”nın ne olduğunu bilmeyen/hissetmeyen kimseler olsa gerek bu konuşmaları yapanlar. Dua istemektir. İnsanoğlu kendisi için ne istiyorsa, sevdikleri ve bilhassa yakınları için, onları ister. Bu istemek bir fiil değil, bir ruh hâli. Bunu âyet ya da hadislerde geçen dualarla birlikte ifâde edersiniz, dile dökersiniz.

Bilimsel yazı ve yayınların kimilerinde bazen “dinin kökeni” ifadesine rastlarız. Bu tür çalışmaları yapanlar –ki bunlar genellikle sosyal antropoloji, dinler tarihi, din sosyolojisi, din psikolojisi vb. alanlarda çalışırlar- dine, aslında nesnel/yansız olduğu sanılan ama aslında olmayan –çünkü olamayan- pozitivist bir gözlükten bakarlar. Teoloji/ilahiyat bünyesinde de yer almaları bunu özünde değiştirmez. Pozitivizm “x’in kökeni” demeden önce “pozitivizmin kökeni” demeyi başaramamış olan bir x, zaten burada “konu belirleyen” değil de “konu” olmayı peşinen kabullenmiş olacağından söyleyecek bir sözü olmayacak, ‘kökeninin söylenmesine’ maruz kalacaktır.

“Pozitivizm eleştirisi” yaptığını düşünen insanların dahi çoğunluğu pozitivizmin kodlarıyla düşünüp yazıyorlar. Bu aldatıcı ve çarpık atmosferden çıkmak ve bilginin doğasına ilişkin felsefi bir yaklaşım/önkabul olduğu halde nesnellik/yansızlık sanılan pozitivizmin “kökenine inmek”, bilim ve eğitim dünyasında nasıl bu denli yaygın/baskın bir konuma gelip akademi üyelerini “aksini –ve dolayısı ile kendisini- düşünemez” bir hâle getirdiğini anlamak için çok ciddi bir çaba gerekiyor.

 

 

Babam

Oniki yaşından itibaren evinden yurdundan ayrı çileli bir hayat yaşamış olan babam altı gün önce bu dünyadan bir buçuk gün süren bir ıstırabın ardından, hiç kimseye bir gram olsun zahmet yaşatmadan ayrılıp gitti. Seksen yaşındaydı, yorulmuştu, yıpranmıştı. Aradığı huzuru bulamamıştı. Asla şükürsüz değildi, ama yaşadıklarından dertliydi, kederliydi. Hele ruhundaki rahatsızlıklara bedenindeki hastalıklar da eklenince bunalıyordu…

Ve güya bir oğlu olan ben.. Ona gereğince yaklaşmayan, arada hep bir mesafesi olan ben.. Onun zamanında açıktan, sonrasında biraz perde arkasından gösterdiği merhameti ona gösteremeyen, güya kendi işi gücüyle uğraşan, ama babasına “arkadaş” olamamış olan ben.. Bunu ancak babasını kaybedince, iş işten geçince itiraf edebilen bir ‘oğul’a yazıklar, yazıklar olsun!

Aziz Babam, ruhun şâd, mekânın Cennet olsun. Âmin.

Bu yazıyı okuyan arkadaşlar, sizden çok rica ediyorum, babamın ruhu için bir Fâtiha Sûresi okuyunuz ve kendisi için dua ediniz.

Meta-Thinking

We always think, that’s true. That’s why the famous French philosopher Descartés had identified the human existence with his process of thinking. But the act of thinking is not always at the first level, though mostly it is. Sometimes we think of some thoughts. We can call it “second level thinking”. In this case we think in some kind of abstract issues, namely about thoughts of things. But the real abstract thinking goes further: Thinking of thinking itself. For example, what kind of a thing is this experience we called “thinking”. Where we could suspect everything we think we know, this cannot be in any kind of doubt: We think and we exist as a constant stream of thinking. Theoretically, or maybe we should/may say logically, thinking could not be grasped by thinking. Because when it tries to grasp it, then it itself should also would be the subject of grasping. And this goes infinetly… Then are we perplexed at understanding what thinking, as our mode of existence, is? That seems so. Nevertheless, analyzing the elements of thinking could provide us an understanding that could tell us firstly what thinking is not, secondly the real difference of it from other experiences we live during our existence, and thirdly the limits of our understanding of even ourselves. The wisdom we are expected to achieve is clear: We should strive to know more and more, knowing we would always know little.

Need For Speak


Revealing what we feel or what we think is a natural inclination. Sometimes the listener is only ourselves. Even only this mostly suffices to satisfy this incline. But not always. Some other times we need a second listener. It could be an imaginary listener, a possible reader we don’t know maybe. Not so good as a real one but better than the first, us. This is the exact point that when focused points to the core natural need mentioned above: Need for speak. That is not an easily ignorable thing. Some of us like saying “I’m ok with myself, no need to any other soul” with a confidential tone. But what about the psychological facts about human nature that could not be put aside? So if there is such a nature and if that is created that way, no use to see ourselves an exception of it. If we have a lot of real listeners no problem. If we have not, we could imagine them, and that is something. But we should know that a non-stop self-speaking is not a healthy option.