düşünce

Ocak 29, 2007

Muhammed Bin Abdullah ve Kuran

Kategori: Tarih — cengizcebi @ 12:06 pm

 

Her insan bizim dünyamızın bir fenomeni midir? Öyledir. Kendi benliğimiz üzerine kurarız her insanı. Empati, bir diğer insanı “tasavvur” edebilmemizi ve/veya o insanı kendi dünyamızda inşa etmemizi mümkün kılıyor.

Muhammed Bin Abdullah da yine iç dünyamızda kurduğumuz bir insandır, tıpkı diğer insanlar gibi, tıpkı annemiz ve babamız gibi. Uzak tarihte yaşamış insanların simalarını bile bilmiyoruz. Onları “onlar” yapan bizim için görünümleri değil, duygu ve düşünceleridir. Ve bunu biz “kendimiz” temelinde kurarız. Her insan bizim bir kurgumuzdur bu bakımdan. Bu, kurgunun gerçeklikle uyumsuz olduğu anlamına gelmiyor. Uyumlu da olsa bir kurgudur, uyumlu ve gerçekliği yansıtan bir kurgudur bu durumda. Kendi benliğimizin aynını kopyalarız -ki saf benlik aynıdır temelde-, onun üzerine gerek tarihten gelen spesifik bilgileri gerekse zihnimizde yer alan özellikleri ekleriz ve dünyamızda “bir insan” buluruz. Ve onun ile -olumlu yada olumsuz- duygusal bağlarımız oluşur.

Muhammed Bin Abdullah bugün yeryüzünde çok sayıda insanın duygusal yakınlık duyduğu bir insan. Bu insanı günümüze tarih tanıtıyor, uzak geçmişin diğer insanlarını tanıttığı gibi. “Geleneksel bir bağlılık”ı konudışı bırakacak olursak bu insanı insanların dünyasında özel yapan, Kuran adını taşıyan kitap. Kitabın özelliği ise gerek anlamca gerekse lafızca ”yaratıcının sözü” olarak ortaya çıkmış olması. Muhammed -tıpkı Musa, İsa vb. gibi- bu yüzden özeldir.

Ve bu durum karşısında oldukça derin düşünmek gerekiyor. ”Yaratıcının Sözü”nün bir insanda açığa çıkması ne demektir? Bunu “kendimiz” temelinde kurabilir miyiz? Bunu anlıyor muyuz? Bir diğer insanın sözünü -aynen- aktarmak için onu ya okumamız yada işitmemiz gerekir. “Vahiy” için yapabileceğimiz bir benzetmemiz var mı? Diğer bir deyişle ”vahye inanmak” tam olarak neye inanmaktır?

6 Yorumlar »

  1. Onu insanların dünyasında özel yapan Kuran adını taşıyan kitabın kendisiyle ilişkisi olduğu gibi, Kuran denilen kitabı diğer tüm kitaplar ve hatta bütün yaratılmışlar arasında özel kılan da Muhammed bin Abdullah (aleyhissalatu vesselam) Efendimiz’le olan irtibatıdır.

    Bir bakıma yaratılmışlar arasında Efendimizle irtibata geçebilen her varlık da böyle özel bir yere sahip olacaktır.

    Kuran Allah’ın kelamıdır, insan (O’nunla irtibata geçen insan) ise Allah’ın halifesidir. İnsan olduğu için Kuran vardır.. Özelleştirirsek Hz. Muhammed (sas) olduğu için Kuran vardır.

    Vahyi anlamak Hz. Muhammed’i anlamak, vahye inanmak Hz. Muhammed’e inanmaktır. Açalım, Hz. Muhammed’in şahsında insana inanmak ve insanı anlamaktır. İnsan-ı kamil kavramına uzanmaktır.

    Yorum�Yorumlar yazan: insan — Ocak 31, 2007 @ 11:37 pm

  2. Hatice Hanım,

    Anladıgım kadarıyla Kuran’ın Muhammed’in kisiliginden ayrı ele alınamayacagını belirtiyorsunuz. Yalnız “vahiy” kavrami daha bir bagimsizca ele alınabilir sanirim. Yani Yaratici’nin sozunun bir insanda açığa çıkması, o insanın bu sozu işitmesi midir? Yani kendisine ‘vahiy gelen’ insan bu sozu aynen isitiyor mu, yoksa onu tercüme/telaffuz mu ediyor? İlhamdan farkı nedir vahyin? Bunu anlamak isterdim.

    “İnsan-ı kamil” kavramı bu bağlamda evet bence de cok onemli. Yani anladığım kadarıyla bilinçli bir müslüman Muhammed’in insan-ı kamil olduğuna değil, İnsanı-ı Kamil’in Muhammed olduğuna inanıyor. “Mükemmel/ideal/örnek insan” kavram olarak zihnimizde bulunuyor. Bizler bu kavramı karşılayan kişinin kim olduğunda inanç sahibi oluyoruz. Bunda da elimize ulaşan “tarihsel nakiller” ve bunlar üzerinde yaptığımız muhakemeler etkili oluyor.

    Saygılar…

    Yorum�Yorumlar yazan: cengizcebi — Şubat 7, 2007 @ 9:32 pm

  3. Vahiy konusunda ben deruni bir yaklaşım sergilemiştim. Sizin üzerinde durduğunuz nokta anladığım kadarıyla metodolojik.
    Bu bağlamda Prof. Dr. Muhsin Demirci’nin Tefsir Usulü’nden konuya detaylı bir şekilde ışık tutulabilir.

    Vahiy, İslam kültürünce genellikle Allah-u Teala’nın peygamberleri aracılığıyla insanlara mesaj iletmesi şeklinde telakki edilmiştir. Halbuki bu vahyin yalnız kurumsallaşmış kısmını ifade eder. Kuranı Kerime göre vahyin bu kurumsal/özel boyutu yanında, bir de genel boyutu vardır ki o da, Yüce Allah’ın bütün varlıklara, yaratılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildirmesidir.

    Vahyin sözü edilen bu genel boyutu, varlıklar açısından uyulması gereken bir fıtrat zorunluluğudur. Burada hürriyet ve irade söz konusu değildir. Kuranı Kerim bu tür vahiyden söz ederken göklere, yeryüzüne, meleklere, balarısına, ayrıca Hz. Musa’nın annesine ve Hz. isa’nın havarilerine görev ve hareket tarzlarını bildirdiğini haber vermektedir.

    (Bkz: Fussilet/12;Zilzal/4-5;Enfal/8-11;Nahl/68-69;Taha/38-39;Maide/111)

    Vahiy kavramının Kuranı Kerim’deki kullanılış biçimlerine bakıldığında söz konusu terimin, bir varlıktan diğer bir varlığa bir şeylerin iletilmesi anlamını ifade ettiği görülür. Bu anlamda Kuranı Kerim, şeytanların ve insanların (Hz. Zekeriyya) vahyetmesinden de söz eder. Ancak vahyin bu türü, her ne kadar “vaha” fiilinin türevleriyle ifade ediliyorsa da o, ilahi vahiy olarak telakki edilmemektedir.

    Çünkü bu tür vahiy olgusunun her iki ucunda da varlıklar bulunmaktadır. Yani vahyeden de vahye muhatap olan da mahluktur. Halbuki bizim burada üzerinde duracağımız konu, Halık’tan mahluka gelen vahiy olgusudur.

    “Vaha” fiilinin mastarı olan vahiy lafzı sözlükte, “gizli ve süratli bir şekilde bildirmek, ilham etmek, ima ve işaret etmek, fısıldamak, emretmek, relkin etmek, yazmak, vesvese vermek” gibi manalara gelir.

    Kavram olarak da “Yüce Allah’ın genel olarak varlıklara hareket tarzlarını bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilahi emir, yasak ve haberlerin tümünü vasıtalı veya vasıtasız bir tarzda, gizli ve süratli bir yolla peygamberlerine iletmesidir.” şeklinde tanımlanabilir.

    (age: syf 50-51)

    Bundan sonra aynı eserden edindiğim bilgileri kullanarak kendi cümlelerimle vahiy ve ilham ilişkisini ve vahyin mahiyetini size kısaca aktarayım..

    Vahiy, vasıtalı ve vasıtasız olmak üzere iki şekildedir.

    Vasıtalı vahiy üç şekilde olur:
    1. Cebrail’in peygamberin kalbine vahyetmesi
    2. Meleğin insan kılığında vahiy getirmesi
    3. Ses aracılığıyla alınan vahiy

    Vasıtasız vahiy de üç şekildedir:
    1. Sadık rüyalar
    2. İlham yoluyla yapılan vahiy
    3. Perde arkasından konuşmak

    İlham yoluyla vahiy hakkında:

    Bu herhangi bir vasıta olmaksızın vahyin peygamberin kalbine ilham edilmesidir. Alimlerden bir kısmı da ilhamın peygamberin kalbinde bir nurun tecelli etmesi ve bununla kendisine vahyedilenin açıkça anlaşılması olduğunu söyler. Bu yolla vahiy sadece peygamberlere gelir.

    Allah’ın veli kullarının mazhar olduğu ilham mahiyet açısından farklı olduğundan bu kısımdan sayılmaz.

    Peygambere gelen ilhama, diğer kullarınkinden ayırmak için “Nebevi İlham” denir. Nebevi ilhamın bağlayıcılığı varken diğer kullara gelen ilham kendilerinden başkasını bağlamaz.

    ***

    Vahiy kavramsal olarak baktığımızda Allah-Melek-Peygamber-İnsan olarak dört unsurludur. Ama aslında basamak basamak tek bir iletişim söz konusudur.

    Demirci Hoca “İnsan” kısmını vahye dahil etmiş ama ben kendisine peygamberle insan arasındaki iletişimin vahiy değil “tebliğ” olarak nitelendirilmesi gerektiği fikrimi söyleyince de onaylamıştı. Esneklik var demektir burada..

    Bu durumda vahyin sizin merak ettiğiniz kısmını iki şekilde incelemek lazım. Allah ile melek arasında vahyin iletişimi ve melekle peygamber arasında vahyin iletişimi..

    Allah ile melek arasında vahyin geçişinin nasıl olduğu konusunda üç ayrı görüş vardır:
    1. Cebrail Kuran vahyini Levh-i Mahfuzdan almıştır.
    2. Baız görevli melekler tarafından yirmi gecede Cebraile intikal ettirilmiştir.
    3. Kuranı Cebrail bizzat Allah’tan dinleyerek (yani semaen) almıştır.

    Ehli sünnet alimleri bu üçüncü görüşü benimser.
    Buradan çıkan sonuç Kuran’ın lafzen ve manaen Allahu Teala’dan geldiğidir ki bu biraz da Kelamullah meselesine girer. Şimdilik bunla yetinmeli..

    İkinci aşama olan melek ile peygamber arasında vahyin geçişi hakkında da temel olarak üç görüş vardır:
    1. Kuran vahyi önce bir bütün olarak dünya semasına, oradan da çeşitli zaman aralıklarıyla yirmi küsür yılda peygambere nazil oldu.
    2. Kuran kadir gecesinden başlayarak yirmi üç seneye yakın bir zaman diliminde meydana gelen hadiselere göre farklı zamanlarda peygambere indirildi.
    3. Kuran yüce Allah’ın bir sene içerisinde inişini takdir etmiş olduğu miktarlar tazında yirmi üç Kadir gecesinde dünya semasına indirilmiş, oradan da tedrici bir şekilde peygambere inzal edilmiştir.

    Demirci Hoca bu görüşler arasında ikinciyi benimsiyor. Gerçi birinci görüş de İbn Abbas’a dayanıyor ama ben alan dışındaki bizler için bu ayrıntıların o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum.

    Peygamber vahyi melekten alırken onu lafzen duymuştur. Şu ayeti kerimeyi buna delil olarak sunabiliriz:

    (Resulum) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma, şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.

    Kıyamet/16-18

    Bu ayette “biz onu okuduğumuz zaman” ifadesinin mahiyetini burada aslında “Cebrail’e okutturduğumuzda mı” denmek isteniyor diye sorduğumda hoca tasdik etmişti. Böyle anlamalıyız..

    Kuran vahyi soz konusu olduğund aRasulullah (sas) onu aynen işitiyor ve duyduğu gibi insanlara aktarıyor.

    Fakat Kuran olmayıp da ona gelen vahyin bir kısmı sadece kalbine mana ilka edilmesi şeklinde de olmuştur. Bunlar Kuran değildir, kudsi hadis diyoruz. Manası Allah’a, lafzı Hz. Peygamber’e ait..

    Biraz uzun olduğunun farkındayım ama sadece sorulan soruya cevap verip geçiştirmeyi doğru bulmadım. Parçaların eksik kalacağını düşündüm.

    Lütfen kusuruma bakmayınız.

    Saygılar,

    ps. insan-ı kamili ayrıca irdelemek gerekir. şu anda vaktim ve zihnim buna müsait değil. ileride geri dönmeyi isterim ama..

    Yorum�Yorumlar yazan: insan — Şubat 9, 2007 @ 3:21 pm

  4. Cengiz Bey neden Hz. Kelimesini kullanmıyorsunuz?

    Yorum�Yorumlar yazan: aslan — Mart 6, 2007 @ 2:49 pm

  5. Aslan Bey,

    Gecikme icin kusura bakmayin lutfen. Dogrusu Hz. kelimesini kullanmamak icin ozel bir nedenim yok. Kullandigim zamanlar da oluyor. Bu bağlamda uygun ve gerekli bulmuyor olduğumdandır. Yani bir insanı tarihsel/somut bir “obje” olarak ele alırken “duygusal” yuk iceren nitelemeler uygun durmayabilir. Felsefi/bilimsel bakis sanirim daha soguk/duygusuz ve genel bir bakis. Ondan olabilir.

    Saygilar…

    Yorum�Yorumlar yazan: cengizcebi — Mart 8, 2007 @ 7:14 pm

  6. kardeşim hz. peygambere saygı gerek.. burda konumuz duygusuz muş yada böyle grekirmiş senin felsefen…edepsizlik etmene gerek yok

    Yorum�Yorumlar yazan: hayvani mertebe — Ocak 9, 2009 @ 8:23 pm


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

WordPress.com'dan blog alın.